27 Şubat 2014 Perşembe

Cassandra Clare - Cehennem Makineleri Serisi



      Ölümcül Oyuncaklar serisinin yan serisi olan Cehennem Makineleri başlı başına bizi etkilemekle kalmıyor ana seri ile ilgili duygularımızı çürütüyor. Bundan kastım şudur sevgili okurlar: Her ne kadar Ölümcül Oyuncaklar'ı okuduktan sonra içimden bundan daha iyisi yazılamaz dediysem de hemen arkasından Cehennem Makineleri'ni okuyunca ağzım açık kaldı. Evet, Cassandra Clare kendiyle ilgili olan tezimi sonunda kadar çürüttü. Kendisini sık sık yaptığım gibi alkışlamadan duramıyorum açıkçası.
     Henüz seriyi tamamlayamamış olsam da ( Mekanik Melek ve Mekanik Prens'i okudum ama Mekanik Prenses'i henüz alamadığım için okuyamadığım. Ne kadar mutsuz olduğumu siz tahmin edin artık.)
ona mükemmel demek zor değil. Etkileyici, baştan çıkarıcı ve daha birçok şey. Bu seri hakkında ne kadar şey söylesem az. Mekanik Melek ve Mekanik Prens'in konularını üstlerine tıklayarak okuyabilirsiniz.
    Cehennem Makineleri'ni daha çok sevmemin nedenlerine gelince şöyle sıralayabilirim:

1) Ölümsüz Oyuncaklar günümüzde geçiyorken Cehennem Makineleri 1800'lü yıllarda geçmekte. Geçmiş beni her zaman etkilemiş, kendine çekmiştir zaten. Tüm geçmiş diyemem tabi ki ama özellikle 18. ve 19. yüzyıla karşı büyük bir sempatim var. Dolayısıyla bir tık daha ön planda.
2) Ahh... Aşk üçgenleri her zaman ilgimi çekmiştir. Ölümcül Oyuncaklar'da bol bol aşk olduğu inkar edilemez ama orada herkes kendi aşkında meşkinde. Cehennem Makineleri'nde ise tam bir aşk çıkmazı var. Ana karakterlerimizden Tessa'ya gönlünü kaptıran Gölge Avcıları Will ve Jem'den bahsediyorum. Bu kadarı yetmezmiş gibi Tessa'da bu aşkta kararsız. Yani kendisi Will'e daha yatkın olsa da Jem'i de sevdiğini asla inkar edemiyor. Hatta 2. kitabın sonunda yaptığı şey ne o! BIG SPOILER! Tessa şu an karşımda olsa var ya! Ve Jem!


3) Will...William...Will...William Herondale... Yani kısacası Will'in ta kendisi. O simsiyah saçlar, laciverte kaça mavi gözler, o ten... Allahım sanki kitabı okurken Will de geçip karşımda oturmuş da ben onu görmüşüm de ilk görüşte aşık olmuşum sanki. Ama öyle ama :D 
4) Fantastik romanlar genelde günümüzde geçer. 1. maddede de belirttiğim gibi bu serinin 1800'lerde geçmesi kendisi için bir artı. Ama geçtiği dönemin atmosferini yazarın bize çok iyi bir şekilde yansıtıp, sanki tarihi bir roman okuyormuşuz tadı vermesi de cabası. 
5) Tamam Jace ve Clary fena değil, tamam Isabelle ve Simon da idare eder, tamam Alec'e bayılıyorum ama tüm bu kişilere rağmen Cehennem Makineleri'ndeki kişiler bana daha sıcak geliyor. Charlotte olsun, Sophie olsun, Will, Tessa ve Jem'i saymama gerek bile yok zaten.
6) Ölümcül Oyuncaklar serisinde Gölge Avcıları haricinde de birçok türle karşı karşıyayız ama kitabın Gölge Avcılarını överken diğer türleri el üstünde tuttuğu söylenemez. Tüm ana karakterler Gölge Avcısı. ( Magnus ve Simon'ı saymıyorum.) Cehennem Makineleri'nde ise ana karakterlerin çoğunluğunu Gölge Avcıları oluşturuyor olsa da esas kızımız Tessa Gray üzerinde herhangi bir iz taşımıyor olsa da İblis Efendisi. ( Öyle değil mi? Tahminimce son kitapta türü belli oluyordur ama ben henüz okumadığım için :( )
7) Ayyyy...Daha ne istiyorsunuz acaba?! Alıp okuyun işte mükemmelliğinin farkına varamadınız mı hala?! :P

Cassandra Clare - Ölümcül Oyuncaklar Serisi


Kitap Adı:     Düşmüş Melekler Şehri
Orjinal Adı:  City of Fallen Angels
Seri:               Ölümcül Oyuncaklar #4
Yayın Evi:     Artemis
Sayfa Sayısı:  496
Baskı Yılı:      2013


Birkaç gün önce Ölümcül Oyuncaklar serisini okuduğumu belirterek ilk üç kitabı ( Kemikler Şehri, Küller Şehri, Camlar Şehri) hakkındaki yorumlarımı yazmıştım. O yazımda da belirttiğim gibi ben bu seriye bayıldım kesinlikle. Araya başka herhangi bir kitap sokmadan serinin tamamını okudum. Bir solukta okuduğumu belirtmeme gerek yok sanırım :) 
Şunu net olarak söyleyebilirim ki: Bu seriye geç kalmışım. Kitapçıya her gidişimde gözüme çarptıkları halde onlara sırtımı döndüğüm için çok pişmanım. Ama bir yandan da bu iyi bir şey. Çok daha önce alıp okumuş olsaydım bu seriyi 6. kitabı çok daha uzun bir süre beklemek zorunda kalacaktım ki kitap Türkiye'de ne zaman çıkacak hiçbir fikrim yok.



Kitap Adı:     Düşmüş Melekler Şehri
Orjinal Adı:  City of Lost Souls
Seri:               Ölümcül Oyuncaklar #5
Yayın Evi:     Artemis
Sayfa Sayısı:  636
Baskı Yılı:      2014


(Malum uzun  süredir doğru düzgün blogla ilgilenemedim. Ve bu sürede birçok kitap okudum. Dolayısıyla hepsi hakkında ayrı ayrı yazı yayımlamaya kalkarsam bu çok uzun bir süre alır ve açıkçası ben okuduğum bütün kitaplar hakkında yazmak istiyorum. Dolayısıyla serileri bir bütün olarak ele alacağım. Zaten seri içerisindeki kitapları üst üste ve kısa bir sürede okunduğu zaman "hangi kitapta ne oluyordu" diye kafanız karışıyor.)

Heyecanın gittikçe yükseldiği bu seride 4. ve 5. kitabın benim için daha özel olduğunu söyleyebilirim. Bunun nedeni daha iyi olmaları değil kesinlikle, serinin tüm kitapları aynı mükemmellikte. Onların daha özel  olduklarını söylememin nedeni, ilk üç kitaba oranlara içeriğinde çok daha fazka Alec - Magnus, Isabel - Simon ilişkililerini bulunduruyor olmaları. Seriyle ilgili ilk yazımı okuyanlar zaten bilir, kendisi eşcinsel olsa da, Alec karakterine karşı özel bir ilgim var. Kendisi benim için Jace'de daha ön planda. Tabi Will'e kadar böyle olduğunu söylemeliyim. Will tüm bakış açımı değiştirdi. ( Evet Will. Bu seride de birçok kez adı geçti ama kendisini asıl bu serinin yan serisi olan Cehennem Makineleri'nden tanıyoruz. Cehennem Makineleri serisinin ilk iki kitabını bitirdim. Onlarla ilgili yazımı da en kısa süre içerisinde yayınlayacağım. Tabi ki o yazımda William'dan bol bol söz edeceğiz.)

Kurgu açısından ilk üç kitaba göre daha mı iyiler? diye soracak olursanız. Bana göre tartışmasız en iyi kurguya sahip kitap 3. kitap olan Camlar Şehri idi. Benimle hemfikir olan birçok okur olduğuna da eminim. Tabi bunun nedenlerinden biri kitabın Alicante'de geçiyor olması olabilir. (Kitabı okumamış olanlar için Idrıs - Alicante Gölge Avcıları'nın ana vatanı.)
Bağımlılık yapan serilerden olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Seriyi bitirdiğinizde büyük bir boşluk hissedecek gözleriniz başka kitaplarda, gönlünüz yollarda 6. kitabı bekleyeceksiniz. Yani kesinlikle okunması gereken bir seri. Özellikle bağlanma sorunu yaşayanlar için asdfg :) Bazen her şeye rağmen bir şeylere bağlanmak ister insan. Ama son kez uyarmadan da edemeyeceğim. Bu seriyi okuduktan sonra aynen şu durumda olacaksınız! Aşağı lütfen.


Yani kısacası sevgili okurlar, bırakın beni ve seriyi okumak için koşun! Son olarak da Cassandra Clare'e bir alkış! Vayy bee cidden :D










PuCCa - Küçük Aptalın Büyük Dünyası / Ve Geri Kalan Her Şey



   Uzun, yorucu ve stresli bir gün geçirdiyseniz, hiçbir şeyin sizi rahatlatamayacağını düşünüyorsanız yapmanız gereken şey basit. Koltuğunuza oturun, kahvenizi yudumlayın ve PuCCa okumaya başlayın. Çünkü oldukça rahatlarken bir yandan da gülme krizlerine girecek, bazen sinirlenecek bazen de sövmeye engel olamayacaksınız.
   Hadi amaaa....Bu kitap bana ne katacak ki dediğinizi buradan duyabiliyorum. Sonuçta bu bizim beynimizde olan bir şey. Kendine bir şey katıp katamamak senin elinde.
   Ben sevdim açıkçası. Kendime bir şeyler katabildim mi? Evet. Belki çok önemli sayılabilecek bir bilgi vermiyor bu kitap bize. Ama PuCCa'nın yanlışlarından kendi doğrularımızı çıkartabiliyoruz.







    PuCCa'nın otobiyografisini okumak sandığınızdan daha eğlenceli olacak. Benim oldukça sıradan olan hayatıma oranla gerçekten renkli bir hayatı olduğunu söyleyebilirim. Benim hayatıma renk kattı mı bu kitap? Birkaç saat için evet. Son olarak şunu söyleyebilirim: İnatla bu kitabın size bir şey katmayacağını düşünüyorsanız unutmayın ki sizden alacağı bir şey de yok!

18 Şubat 2014 Salı

Cassandra Clare - Ölümcül Oyuncaklar #Kemikler Şehri #Küller Şehri #Camlar Şehri

Bu seri diğer hiçbir seriye benzemiyor!
Gerçekten de bu serinin diğer serilerle alakası yok. Önümüze vampirleri, kurtadamları, iblisleri ya da zaman yolcuları gibi bilindik türleri sürmüyor. Tabi hepsi kitabın içerisinde mevcut (zaman yolcuları hariç) ama bizi bizden alan bunlardan hiçbiri değil. Bizim için yeni bir tür, yeni bir başlangıç: Gölge Avcıları.
Yeni bir dünyanın kapıları aralanıyor.
Serinin ilk kitabı Kemikler Şehri daha ilk sayfalarında sizi kendisine bağlıyor. Bunu sağlaması da zor olmuyor gerçi. Sonuçta bize yepyeni bir dünyanın kapılarını aralıyor. Gölge Avcıları, İblis Efendileri, Unutulmuşlar ile tanışıyor, Vampirler, Kurtadamlar ve Perilerin çok daha farklı yüzleriyle karşı karşıya geliyoruz.
Ölümcül Oyuncaklar ile yetişkinler için kurulan Oyuncak Dünya
Serinin bize kapılarını araladığı dünyaya bir bakış atmaya gelirsek: On beş yaşındaki Clary Fray, New York'ta annesi ile birlikte bütün bu dünyadan hatta kendinin ne olduğundan habersiz bir şekilde yaşamaktadır. Ta ki bir gün en yakın arkadaşı Simon ile birlikte eğlenmek için gittiği bir mekanda cinayete tanık olan tek kişi olana kadar. Gölge Avcısı üç gencin bir iblisi öldürdüğüne şahit olan Clary'nin aslında onları görmüyor olması gerek. Çünkü Gölge Avcıları istedikleri zaman sıradanlara(insanlara) görünmeme yeteneğine sahip. Hal böyle olunca onların kızın peşini bırakmasını beklememiz saçma olur. Cinayeti işleyen üç Gölge Avcısından biri olan Jace onu enstitüye götürünce Clary'ye yepyeni bir dünyanın kapıları aralanıyor. Onunla birlikte biz de bu yeni dünya hakkındaki tüm gerçekleri öğreniyoruz.
Kemikler Şehri #1

Ölümcül Oyuncaklar dünyasına ilk kitap olan Kemikler Şehri ile hızlı bir dalış gerçekleştiriyoruz. Serinin bu ilk kitabında Gölge Avcıları ve diğer türlerle tanışıyor onların dünyalarına bir seyahat düzenliyoruz. Ölümcül Oyuncaklar dünyasının kötü adamı, öldü sanılan Valentine yıllar sonra ortaya çıkmakla kalmıyor, sanki Clary, Jace ve diğerlerinin dünyalarını cehenneme çevirmeye yemin etmiş gibi hareket ediyor. Tüm olup bitenlerden sonra artık bir eve sahip olmayan Clary ise enstitüde yaşamaya başlıyor. Enstitünün kapıları zor durumda olan bütün Gölge Avcılarına açık. Ama uzun yıllardır orada yaşayan sadece birkaç kişi var. Hodge, Jace, Isabelle, Alec ve Max ile birlikte onların anne babası yaşıyor. Evet, Alec, Isabelle ve Max kardeşler.
Şahsen kitapla ilgili düşüncelerim son derece olumlu. Alec ile ilgili düşüncelerim çok daha olumlu. Eminim seriyi okuyan birçok kişinin favorisi Jace'dir. Ama benim için (özel durumda rağmen) Alec bir numara! Özellikle filmini izledikten sonra bu düşüncem daha da güçlendi. Tabi bunda Alec karakterine can veren Kevin Zegers'ın da etkisi yadsınamaz.


Küller Şehri #2


 Serinin ikinci kitabı olan Küller Şehri ile birlikte büyük savaşa bir adım daha yaklaşıyoruz. Başı bir türlü dertten kurtulmayan Jace bir türlü sıkıntılarından kurtulamıyor. Ayrıca hem Jace hem de Clary öğrendikleri gerçeklere rağmen (spoiler!spoiler!) birbirlerinden vazgeçemiyorlar. Biz de ağzımız açık bir halde onların yaşadıklarına tanık oluyoruz. Ve savaş...Bizi bizden alan bu kitabın son sayfalarında ise elimiz kalbimizde tüm bu yaşananlara tanık oluyoruz.


Camlar Şehri #3

Serinin üçüncü kitabı ile birlikte Gölge Avcılarının dünyasına tam bir dalış gerçekleştiriyoruz. Çünkü bu kitapta onların şehri Idris'e yolculuk ediyoruz. Bu sefer bildiğimiz bir ülkede değil tamamen yepyeni bir dünyaya düşsel bir yolculuk gerçekleştiriyoruz. Bir yandan harika bir atmosfere tanık olurken çok daha tehlikeli bir savaşa hazırlık yapıyoruz.
Büyük sürprizlerle de karşı karşıya kaldığımız bu kitapla birlikte maceraya kaldığımız yerden devam ediyoruz.









Macera devam ediyor!
Seri toplamda altı kitaptan oluşuyor. İlk beş kitabın Türkiye'de yayımlanmasına rağmen altıncı kitap ile ilgili henüz netleşmiş bir bilgi yok. Bende bir yandan altıncı kitabı beklerken bir yandan da dördüncü kitap olan Düşmüş Melekler Şehri ile maceraya kaldığım yerden devam ediyorum. Eğer siz de bu maceraya dalış yapmak istiyorsanız Ölümcül Oyuncaklar sizi çağırıyor.

Ölümcül Oyuncaklar: Kemikler Şehri filmi


Maalesef filmle ilgili düşüncelerim pek de olumlu değil. Eğer kitabını okumadan filmini izlemiş olsaydım çok daha fazla beğenirdim. Ama kitabı okuyup kafamda karakterleri canlandırdığımda ve izleyip de umduğumla karşılaşamayınca büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Alec tamam! Ama maalesef diğer hiçbir karakter kafamdaki ile uyumlu değildi. Olsun yine de izlemek çok keyifliydi.



Ve son olarak...





10 Şubat 2014 Pazartesi

Sarah Jio - Böğürtlen Kışı


   Kitapçıya her gittiğimde elime alıp incelediğim ve her seferinde, anlayamadığım bir sebepten ötürü, rafa geri bıraktığım kitaplardan biriydi Böğürtlen Kışı. Kitabı bitirdiğim an okumak için ne kadar geç kaldığımı düşünsem de aslında ne geçti ne de erken, tam zamanıydı. Kitabı okurken yeri geldi ağladım yeri geldi şok geçirdim. (Hatta yazarın notu kısmıyla bile beni ağlatabilen bir kitap oldu.) Asla gülmedim. Gülmem de gerekmezdi zaten. Her kitap sizi gülümsetmez, bazen yaptıkları tek şey, hayatın gerçeklerini yüzünüze vurmaktır. Bu kitap da gerçekleri tüm çıplaklığıyla yüzüme vurmayı görev edinmiş nadir romanlardan biriydi. Zaman zaman sebepsiz yere ağladım, zaman zaman karakterlerle empati kurdum, onların yerine geçtim ve sahip olmadığım bir çocuğu kaybettiğim için ağladım. Bazen off çektim yazara; bana imkansız aşkı bir kez daha hatırlattığı için.
   Sakınmamış sözlerini yazar. O an içinden ne geldiyse aktarmış kağıda. Kalemini asla eğip bükmemiş, dosdoğru tutmuş. Karakterlerini mükemmelleştirmeye çalışmamış, aksine Vera'ya olabilecek tüm eziyetleri çektirmiş. Belki de pek adil davranmamış ona, gereğinden fazla yüklenmiş Vera'ya. Ama sonuçta harika bir kitap çıkarmış karşımıza.
   Her ne olursa olsun uzun zaman sonra beni ağlatabilen bir kitap okudum Sarah Jio sayesinde. Kalemine sağlık demek düşer bize.



43. SONE

       Seni nasıl seviyorum? Anlatmaya başlayayım mı?
Seni derinlikler ve yükseklikler kadar seviyorum
Ruhum duygularımın ulaşamadığı noktalara kadar ulaşıyor
Varlığını ve zerafetini seviyorum
Ben seni günlerin ötesinde seviyorum
Güneş ve mum ışığı kadar çok
Seni özgürce seviyorum bir erkeğin hakkı olduğu gibi
Seni safça seviyorum bu övülmeye değmez mi?
Şehvetle seviyorum
Eski üzüntülerim adına seviyorum seni çocuk ruhumla
Kaybedebileceğim kadar seviyorum
Bütün azizler adına nefesimi tutarak seviyorum
Gülüşler, gözyaşları kadar çok ve Tanrı izin verirse
Seni öldükten sonra bile seveceğim.

Elizabeth Barrett Browning





31 Ocak 2014 Cuma

Agatha Chistie - 16.50 Treni



   Geri döndüm... :) Uzun zamandır kitaplarla ilgili post yazmıyordum farkındaysanız [Umarım yokluğumu farketmişsinizdir :( ]. İki hafta finallerle cebelleş, sonra bütünlemelere kal, onlara git gel derken bir türlü okuduğum kitaplarımı yorumlayamadım maalesef. Hiç kitap okumadığımdan değil, aksine bu sürede araya birçok kitap sığdırmayı başarmışım  ama yazı yazacak zaman bulamadım bir türlü. Kütüphanemde okunmuş kitapların hepsi bir yerde toplanmış, yorumlanmayı bekliyorlar. Neyse artık yavaş yavaş yazılarımı yazacağım. Öncelik olarak "Kış Okuma Şenliği" dahilindeki kitapları yorumlayacağım. Ayın 3'ü geldi çattı. Biliyorsunuz ki rapor verme zamanı yaklaştı. :) Bugün sizlere 16.50 treninde bahsedeceğim.
   Uzun bir aradan sonra Agatha Christie okumalarıma geri döndüm. Sahi üç aydan fazladır Agatha Christie okumuyordum. Bu nasıl bir boşluk yaratmış bende anlatamam. Agatha canmış meğerse. (16.50 Treni'ni e-kitap formatında okudum ve bir kez daha anladım ki elde tutulabilen kitap candır.)
    Esas rotamıza dönecek olursak A.C. yine harika bir iş çıkarmış. Karakterler, kurgu beni benden aldı. Özellikle Lucy Eyelesbarrow karakterine bayıldım. Bir Miss Marple romanı olmasına rağmen benim için bu kitabın bir numaralı karakteri Lucy'dir. Gerçi onun yerinde olsam o tarz bir hayat tarzı mı seçerdim bilmiyorum ama kendisini takdir etmiyor değilim.
   Kısaca kitabın konusundan bahsedecek olursak: Elspeth McGillicudy arkadaşı Miss Marple'ın ziyaretine gitmek amacıyla trene biner. Yolculuk sırasında aynı yöne gittikleri başka bir trenle yan yana geldiklerinde şans eseri diğer trende işlenen bir cinayete tanık olur. Buna kimseyi inandıramaz, onun hayal gücünün bir ürünü olarak bakarlar. Belki de bu tutumları normaldir çünkü ortada ceset falan yoktur. Polislere göre ortada herhangi bir ceset olmadığı için cinayet de yoktur. Yaşlı kadına yalnızca arkadaşı Jane Marple inanır ve söz konusu olan Jane Marple olduğuna göre; onun bu işin peşini bırakacağını düşünmek olanaksızdır.
  Öncelikle baştan söyleyeyim: Agatha Christie'nin okuduğum her kitabında katil hakkında bir fikir yürütebildim. Bazen birkaç kişi geçti aklımdan ama elbet biri tutuyordu. 16.50 Treni'nde  yine birçok kişiyi katil olmakla suçlamama rağmen aklımdan asla geçmeyen tek isim katil çıktı ya bravo Agatha dedim. O ana kadar adam hakkında herhangi bir şüphe yokken bir anda bütün oklar adamı gösterdi. Sonrasında dedim ki: "Anammm bu adamın katil olduğu baştan belliymiş." Tabi Agatha Christie Miss Marple aracılığıyla her şeyi anlattıktan sonra bu kanıya vardım. Bu açıdan kendisini kutlamak lazım. Kitap boyunca sağ gösterip sonunda sol yanımdan vurdu beni.
   Kitabı elinize aldığınızda asla bırakamayacağınızın garantisini verebilirim. Gerçi bu durum bütün Agatha romanları için geçerli.
   Son olarak sorarım sana Agatha: Lucy hangisiyle mutlu sona ulaştı? :)

28 Ocak 2014 Salı

İyi ki Doğdun Baba... Keşke Gitmeseydin...


 
      2 yıl...7 ay...9 gün... Tam da bu kadar zamandır eksiğim... Bu kadar zaman geçti ama gözlerim ve kulağım hala kapıda. Bir gün kapı çalacak, ben koşarak kapıyı açacağım ve karşımdaki herhangi biri değil, sen olacaksın. Hala umudum var dönersin diye... Sanki ölmedin de sadece birkaç günlüğüne gittin... Ama bu gidiş diğerleri gibi değil, çok uzadı. Dönüşü olmadığının da farkındayım, elinde değil. Elinde olsa, biliyorum, bizi bırakıp gitmezdin.
     Ben hasta bir şekilde yatağımda yatarken sen başucumda beklerdin. O zaman belki ben de üzülürdüm kendi halime, ben de düşünürdüm belki ölebilirim diye. Ama artık sen yokken hastalığın, ölümün de bir önemi yoktu. Korkmuyordum, ölsem ne olacaktı ki? Sen de ölmüştün... Belki o zaman yanına gelebilirdim. Her ne kadar ölümüne inanamasam da buluşurduk gökyüzünde. Ancak yanına gelebilirsem kabullenebilirdim gidişini.
    Neredeyse 3 yıl oldu... Ama hala içimdeki boşluk olduğu gibi duruyor. Kalbim hala parça parça. "Biraz olsun iyileşmedi mi" diye sorma! Hayır iyileşmedi çünkü, hala aynı durumda. Birçok şey atlattım sen gittiğinden beri. Hala idrak edememiş olsam da ölümü bile yendim belki de. Ama senin gidişini yenemedim hala. Sen gittin... Kalbim gitti...
    Artık o kadar da küçük değilim biliyorum. 22...Şurada 23'e kaç gün kaldı? Ama kaç yaşında olursa olsun insan, değişmiyor maalesef. Acı aynı. Arkadaşlarla oturup sohbet ederken nereden geliyorsa konu yine babalarına geliyor. Hepsi anlatmaya başlıyorlar bir bir babalarını: Benim babam şunu yapar, benim ki bunu... Tam ben seni anlatmaya başlayacağım: Diyeceğim benim babam da şöyle... Ama benim babam gitti... Belli etmemeye çalıyorum yaralandığımı. Gülümsemeye devam ediyorum. Hayat bu ya... Etrafımdaki herkes babasını anlatıyor bana Anne değil, kardeş değil...Baba... Tabi ki kalbim acıyor ama ses çıkarmıyorum. Ne diyebilirim ki? "Benim babam öldüğü için babalarınız hakkında konuşmanızı yasaklıyorum" mu diyeyim? Diyemiyorum tabi ki ve susuyorum.
     2 yıl... 7 ay... 9 gün... Birkaç saat eksik ya da fazla. Sonuçta sen gittin. Eğer gitmeseydin bu akşam toplanıp seni izlerdik. Sen mumları üflerdin. Bir yandan da söylenirdin gerçi. Ama mumları üfleyebilirdin. Yanımızda olurdun... Gitmemiş olurdun... Eğer gitmemiş olsaydın bugün 62 yaşında olacaktın. Daha çok gençsin diyecektim ben sana. Gençtin çünkü. Benim için her zaman erkendi. Gitmeseydin eğer bugün ağlamak zorunda kalmazdım... Kahkahalarla gülerdim, boynuna sarılırdım... Eğer gitmeseydin... İyi ki doğdun baba... Sensiz içtiğim kahvenin, okuduğum kitapların bile tadı yok, onlar bile eksik.
     İyi ki doğdun baba... Beni ben yaptığın için teşekkürler... Seni seviyorum...

20 Ocak 2014 Pazartesi

Kış Okuma Şenliği 2013 #Listenin son hali




     Bildiğiniz gibi "Kış Okuma Şenliği"nde son bir buçuk ayın içerisine girdik. Henüz listemdeki kitapları bitirememiş olsam da, hazır tatilin başlamasıyla birlikte, kısa sürede tüm kitapları okuyacağımdan eminim. Daha öncesinde tam bir listem yoktu. Eh ben de bir tam liste yayınlayayım artık dedim. Bu listemde önceki listede eksik olanlar eklendi, bir de bazı kitaplar, içime sinmedikleri için, değişti. Lafı fazla uzatmıyorum ve listemi sizlerle paylaşıyorum.






1. Altın Kitaplar Yayınevi'nden çıkan bir kitap okuyanlara (10 puan) / Agatha Christie / 16.50 Treni
2. Kütüphaneden ödünç alınan ya da sahaflardan alınmış bir kitap okuyanlara (10 puan) / Agatha Christie / Sonunda Ölüm Geldi

3. Kitap isminde bir adı olan kitap okuyanlara (10 puan) / Henri Charriere / Kelebek

4. 600 sayfadan uzun bir kitap okuyanlara (15 puan) / Stephen King / Kubbenin Altında

5. Nobel Edebiyat ödülünü kazanmış bir yazarın kitabını okuyanlara (15 puan) / Jean-Paul Sartre / Bulantı
6. Türk Edebiyatında klasik olarak kabul edilen bir kitap okuyanlara (15 puan) / Halikarnas Balıkçısı / Turgut Reis

7.  Hiç okumadığınız bir ülke edebiyatından kitap okuyanlara (15 puan) / Sofi Oksanen / Stalin'in İnekleri ( Fin Edebiyatı)

8. Sinemaya uyarlanmış bir kitabı okuyup, filmini izleyenlere (20 puan) / Cassandra Clare / Kemikler Şehri

9.  Adında kış mevsimine ilişkin bir sözcük olan ya da konusunda kış teması olan bir kitap okuyanlara (20 puan) / Kristin Hannah / Kış Bahçesi

10. Yasaklanmış bir kitap okuyanlara (25 puan) / Gustave Flaubert / Madam Bovary ( 1856 tarihli roman Fransız halkının ahlaki değerlerine saldırdığı gerekçesiyle yasaklandı, yazarı yargılandı.)

11. Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK hakkında yazılmış bir kitap okuyanlara (25 puan) / Can Dündar / Sarı Zeybek

12. Yayınlanmış en az 5 kitabı olan bir yazarın ilk kitabını okuyanlara (25 puan) / Virginia Woolf / Dışa Yolculuk

13. Bir biyografi ya da otobiyografi okuyanlara (25 puan) / Mina Urgan / Virginia Woolf

14. Okuma yazmayı öğrendiğiniz yıl ilk kez basılmış bir kitap okuyanlara (30 puan) / J. K. Rowling / Harry Potter ve Sırlar Odası (1998) - ( Bu kitapla ilgili birçok yerde farklı basım tarihleri verilmiştir. Ama İngiltere'de ilk kez 1998 yılında yayınlanmıştır. Bununla ilgili sizlere iki tane de kaynak vereceğim: 



15. Bir üçleme ya da aynı seriden 3 kitap okuyanlara (40 puan) / Jennifer L. Armentrout / LUX Serisi (2., 3. ve 4. kitapları Oniks, Opal ve Köken)





18 Ocak 2014 Cumartesi

Kiera Cass - Beni Seç / The Selection Series Book #1


    Finalleri atlatmış bir final mağduru olarak geri döndüm. Uzun süredir yoktum yine, yok sınavlar yok Kocaeli - İstanbul arası her gün git gel ne bende hal kaldı yazacak ne de yazmam için gerekli olan şeyi yapamamak. Evet doğru duygunuz sevgili kitap severler. Finaller sağolsun günlerdir kitap bile okuyamıyordum. Beni Seç ise birkaç haftadır kitaplığımın bir köşesinden boynunu bükmüş bana bakıyordu. Ben de dayanamadım geçen hafta sonu, dur biraz ara ver derslere de oku şu kitabı, dedim kendi kendime. Aynı gün içerisinde de bitirdim kitabımı ama ancak bugüne kısmet oldu kitap hakkında yazmak. Neyse geç olsun güç olmasın...
   Asıl konumuza yani kitabımıza dönersek. Bayıldım ben bu kitaba, bir solukta okudum kendisini. Elit (Seriyi bilmeyenler için 2. kitap olduğunu belirtelim.)  elimde olsa onu da okurdum hemen. Özellikle Crossfire serisinden sonra iyi geldi bana bu kitap.
   Öncelikle kısaca konusundan bahsedelim: Illea adında bir ülkede geçiyor kitap. Açlık Oyunları serisinde olduğunu gibi bu toplumda da sınıflar var. Ondan farklı yanı ise burada sekiz tane ayrı sınıf var ve tabi ki Kraliyet ailesi. Her sınıfında kendine ait meslek grupları var. Esas kızımız America ise beşinci sınıfa mensup, şarkı söyleyen bir kızımız.
  Esas oğlanlarımızdan biri olan Prens Maxon'ın ise evlenme yaşı gelmiş, kendine bir eş aramaktadır. Ama bu ülkede eş seçme yöntemi biraz farklı. En azından prensimiz için. Illea ülkesinde yaşayan genç kızlarımız arasından 35 kişi (sözde) kura ile seçiliyor. Seçilen kızlarımız saraya gidiyor ve sarayda kıyasıya bir mücadele başlıyor. Sarayda kalan son kızımız prensin eşi olma onuruna erişecek.
  America ise aslında başka birine aşık olduğunu halde, bazı spoiler içeren durumlar yüzünden seçime katılıyor ve sarayın yolunu tutuyor.

   Benim yorumuma gelecek olursak: En başta da belirttiğim gibi, kitap harikaydı benim için. America'ya dur demek istedim, dur ve Aspen'den uzaklaş. O yol yol değil. Prens Maxon'umuz varken Aspen'i kim ne yapsın? Bu sözlerimle sanırım kimin tarafında olduğumu da belirtmiş oldum sanırım. "Maxon Team" tabi ki.
   En başta her ne kadar prense mesafeli olsanız da aynı America'ya olduğu gibi, onu tanıdıktan sonra bir bakmışsınız Aspen pufff. America ile Maxon arasındaki komik ve eğlenceli ilişkinin sizi cezbetmemesi mümkün değil.
   Bazı noktalarda şaşırıp kalmadım da değil hani. America'dan bazı hareketleri hiç beklemezdim. Ayıca bu kararsızlık ne? Sen Maxon'u seçmelisin America! Aspen'i düşünme bile!
   Sonuç olarak, ben her ne kadar saçmalama moduna geçip kitabı size yeterince anlatamamış bile olsam siz alıp okuyun bu kitabı sevgili kitap severler. Pişman olmayacaksınız.



6 Ocak 2014 Pazartesi

Neil Gaiman - Yolun Sonundaki Okyanus'UM


   Eğer çok geç kaldıysanız, geciktiğiniz şey her neyse, kalbinizin kırıldığını hissedersiniz. Gerçek bir kırılmadır bu, yalnız ruhunuzda değil bedeninizde de hissedersiniz. Bazılarınız sevdiğinin elini tutmak için gecikmiştir, bazıları bir şeyi yapmak için çok gecikmiştir, geri dönüşü yoktur artık. Bazıları tek gidiş bir bilet almıştır yolun sonuna, geriye dönmek imkansızdır bir daha. Bazılarınız okyanus'u keşfetmekte çok geç kalmıştır. Bazıları da benim gibi tüm bunların hepsine gecikmekle kalmamış, Neil Gaiman gibi bir yazarı da çok geç farketmiştir.
    Neyse ki diğerlerinin aksine bu geri dönüşü olmayan bir yol değil. Onun kitaplarını okuyamadığım yılları geri alamam ama önümde de uzanan kocaman bir zaman dilimi var. Belki de yok. Ama onu gerçekten anlamak istersem eğer bu kitapta olduğu gibi diğer kitaplarını da okurken harika anlar beni terslemeyecektir asla. Olduğu kadar bundan sonra.
     Dediğim gibi çok geç kaldım böyle bir yazarı okumaya başlamak için. Ama geç olması hiç olmamasından iyidir. Yolun Sonundaki Okyanus'u okurken ben de kendi okyanusumu buldum. Büyümek her ne kadar acı verici olsa da aslında asla büyümediğimi farkettim. Mutlu bir başlangıcın her zaman mutlu bir sonla bitmeyeceğini, her ne kadar harika bir yaşam düşlesemde belki de asla düşlenenin gerçekleşemeyeceğini öğrendim. Bir solukta okuyamadım ama okurken defalarca nefesimi tutmak zorunda kaldım.
      Çok şey öğrendim, çok şeyin farkına vardım ben yolun sonundaki okyanusumu ararken. Mesela gidenin asla zamanında dönmediğini belki de asla dönemeyeceğini... Dönüşsüz gidenlerin ne kadar acı verdiğini anladım. Kalbim ne kadar acısa ne kadar haykırsa da gidenleri geri getiremeyeceğimi anlamak zorunda kaldım. Anladım anlamasına da kalbimi daha fazla parçaya ayırdı bunu anlamam. Giden gitmiştir, bu durum bizi ne kadar acıtsa da elimizden bir şey gelmez bir çok defa.
     Çok şeyin farkına vardım, birçok şeyi gerçek anlamıyla gördüm. Yolun sonundaki okyanusumu gördüm görmesine ama gördüklerim görmek istediklerim değildi. Yine de inancım tam düşlerime. Şimdi hayatın duraklarından birinde oturmuş büyük bir dalga bekliyorum. Ve eminim bir gün o dalga gelip gördüklerimi yerle bir edecek. İşte o zaman ben yeniden inşa etmeye başlayacağım düşlerimi. Bu sefer gördüklerim hoşuma gidecek. Bu sefer yolun sonundaki okyanus aynen düşlediğim gibi, beni yerle bir etmek yerine parçalarımı son bir kez birleştirecek.



4 Ocak 2014 Cumartesi

Kış Okuma Şenliği #2. Ay




    Zaman kendisini durdurma fırsatı vermiyor bize. Biz de dakikalarla, saatlerle sürüklenip gidiyoruz. Tüm bu zamanlar büyüyor büyüyor artık toparlayamayacağımız bir noktaya geldiğinde varoluşunu hatırlatıyor bizlere.
    Yani demek istediğim Kış Okuma Şenliğinin 2. ayını tamamladığımız ve yine bu ayın nasıl geçtiğini anlayamamış olmam. Neler okuduğum hakkında bilgi vermem gerekirse: Bu ay birçok kitap okumuş olsam da bunlardan yalnızca birinin şenlik kapmasında olduğunu üzülerek belirtiyorum.

13. Bir biyografi ya da otobiyografi okuyanlara (25 puan) / Mina Urgan / Virginia Woolf 248 Sayfa


    Anlayacağınız bu ay yalnızca 25 puan alabildim. Olsun yine de verimli bir aydı beni için. Önümüzdeki iki hafta boyunca finallerim var yani yine pek aktif olamayacağım ama sonrasında kırk günlük bir tatile başlayacağım için şenlik kapsamındaki tüm kitapları okuyabileceğimden eminim.

     Sevgili Pinuccia 2 ayın toplamını belirtmemizi istediği için geçen ay okuduklarımı da post'a ekliyorum.

9. Kategori: Adında kış mevsimine ilişkin sözcük olan ya da kış teması olan bir kitap: Bu kategorideki kitabım Kristin Hannah'a ait olan Kış Bahçesi idi.

#Kış Bahçesi / Kristin Hannah / 512 sayfa / Pegasus Yayınları / 20 puan

15. Kategori: Bir üçleme ya da aynı seriden üç kitap okuyanlara (40 puan)

#Oniks / Jennifer L. Armentrout / 396 sayfa / DEX Yayınları
#Opal / Jennifer L. Armentrout / 420 sayfa / DEX Yayınları
#Köken / Jennifer L. Armentrout / 408 sayfa / DEX Yayınları


 2 ayın toplamında: 5 kitap / 1984 sayfa / 85 puan






   

Muhteşem Yaratıklar / Muhteşem Karanlık / Muhteşem Kaos - Kami Garcia / Margaret Stohl (EPSİLON YAYINEVİ )

Bu yazıyı yazmamın sebebi kitabın konusunu anlatmak,yorum girmek bla bla değil aslında. Amacım biraz stres atmak,beyin hücrelerime yayı...