31 Ocak 2014 Cuma

Agatha Chistie - 16.50 Treni



   Geri döndüm... :) Uzun zamandır kitaplarla ilgili post yazmıyordum farkındaysanız [Umarım yokluğumu farketmişsinizdir :( ]. İki hafta finallerle cebelleş, sonra bütünlemelere kal, onlara git gel derken bir türlü okuduğum kitaplarımı yorumlayamadım maalesef. Hiç kitap okumadığımdan değil, aksine bu sürede araya birçok kitap sığdırmayı başarmışım  ama yazı yazacak zaman bulamadım bir türlü. Kütüphanemde okunmuş kitapların hepsi bir yerde toplanmış, yorumlanmayı bekliyorlar. Neyse artık yavaş yavaş yazılarımı yazacağım. Öncelik olarak "Kış Okuma Şenliği" dahilindeki kitapları yorumlayacağım. Ayın 3'ü geldi çattı. Biliyorsunuz ki rapor verme zamanı yaklaştı. :) Bugün sizlere 16.50 treninde bahsedeceğim.
   Uzun bir aradan sonra Agatha Christie okumalarıma geri döndüm. Sahi üç aydan fazladır Agatha Christie okumuyordum. Bu nasıl bir boşluk yaratmış bende anlatamam. Agatha canmış meğerse. (16.50 Treni'ni e-kitap formatında okudum ve bir kez daha anladım ki elde tutulabilen kitap candır.)
    Esas rotamıza dönecek olursak A.C. yine harika bir iş çıkarmış. Karakterler, kurgu beni benden aldı. Özellikle Lucy Eyelesbarrow karakterine bayıldım. Bir Miss Marple romanı olmasına rağmen benim için bu kitabın bir numaralı karakteri Lucy'dir. Gerçi onun yerinde olsam o tarz bir hayat tarzı mı seçerdim bilmiyorum ama kendisini takdir etmiyor değilim.
   Kısaca kitabın konusundan bahsedecek olursak: Elspeth McGillicudy arkadaşı Miss Marple'ın ziyaretine gitmek amacıyla trene biner. Yolculuk sırasında aynı yöne gittikleri başka bir trenle yan yana geldiklerinde şans eseri diğer trende işlenen bir cinayete tanık olur. Buna kimseyi inandıramaz, onun hayal gücünün bir ürünü olarak bakarlar. Belki de bu tutumları normaldir çünkü ortada ceset falan yoktur. Polislere göre ortada herhangi bir ceset olmadığı için cinayet de yoktur. Yaşlı kadına yalnızca arkadaşı Jane Marple inanır ve söz konusu olan Jane Marple olduğuna göre; onun bu işin peşini bırakacağını düşünmek olanaksızdır.
  Öncelikle baştan söyleyeyim: Agatha Christie'nin okuduğum her kitabında katil hakkında bir fikir yürütebildim. Bazen birkaç kişi geçti aklımdan ama elbet biri tutuyordu. 16.50 Treni'nde  yine birçok kişiyi katil olmakla suçlamama rağmen aklımdan asla geçmeyen tek isim katil çıktı ya bravo Agatha dedim. O ana kadar adam hakkında herhangi bir şüphe yokken bir anda bütün oklar adamı gösterdi. Sonrasında dedim ki: "Anammm bu adamın katil olduğu baştan belliymiş." Tabi Agatha Christie Miss Marple aracılığıyla her şeyi anlattıktan sonra bu kanıya vardım. Bu açıdan kendisini kutlamak lazım. Kitap boyunca sağ gösterip sonunda sol yanımdan vurdu beni.
   Kitabı elinize aldığınızda asla bırakamayacağınızın garantisini verebilirim. Gerçi bu durum bütün Agatha romanları için geçerli.
   Son olarak sorarım sana Agatha: Lucy hangisiyle mutlu sona ulaştı? :)

28 Ocak 2014 Salı

İyi ki Doğdun Baba... Keşke Gitmeseydin...


 
      2 yıl...7 ay...9 gün... Tam da bu kadar zamandır eksiğim... Bu kadar zaman geçti ama gözlerim ve kulağım hala kapıda. Bir gün kapı çalacak, ben koşarak kapıyı açacağım ve karşımdaki herhangi biri değil, sen olacaksın. Hala umudum var dönersin diye... Sanki ölmedin de sadece birkaç günlüğüne gittin... Ama bu gidiş diğerleri gibi değil, çok uzadı. Dönüşü olmadığının da farkındayım, elinde değil. Elinde olsa, biliyorum, bizi bırakıp gitmezdin.
     Ben hasta bir şekilde yatağımda yatarken sen başucumda beklerdin. O zaman belki ben de üzülürdüm kendi halime, ben de düşünürdüm belki ölebilirim diye. Ama artık sen yokken hastalığın, ölümün de bir önemi yoktu. Korkmuyordum, ölsem ne olacaktı ki? Sen de ölmüştün... Belki o zaman yanına gelebilirdim. Her ne kadar ölümüne inanamasam da buluşurduk gökyüzünde. Ancak yanına gelebilirsem kabullenebilirdim gidişini.
    Neredeyse 3 yıl oldu... Ama hala içimdeki boşluk olduğu gibi duruyor. Kalbim hala parça parça. "Biraz olsun iyileşmedi mi" diye sorma! Hayır iyileşmedi çünkü, hala aynı durumda. Birçok şey atlattım sen gittiğinden beri. Hala idrak edememiş olsam da ölümü bile yendim belki de. Ama senin gidişini yenemedim hala. Sen gittin... Kalbim gitti...
    Artık o kadar da küçük değilim biliyorum. 22...Şurada 23'e kaç gün kaldı? Ama kaç yaşında olursa olsun insan, değişmiyor maalesef. Acı aynı. Arkadaşlarla oturup sohbet ederken nereden geliyorsa konu yine babalarına geliyor. Hepsi anlatmaya başlıyorlar bir bir babalarını: Benim babam şunu yapar, benim ki bunu... Tam ben seni anlatmaya başlayacağım: Diyeceğim benim babam da şöyle... Ama benim babam gitti... Belli etmemeye çalıyorum yaralandığımı. Gülümsemeye devam ediyorum. Hayat bu ya... Etrafımdaki herkes babasını anlatıyor bana Anne değil, kardeş değil...Baba... Tabi ki kalbim acıyor ama ses çıkarmıyorum. Ne diyebilirim ki? "Benim babam öldüğü için babalarınız hakkında konuşmanızı yasaklıyorum" mu diyeyim? Diyemiyorum tabi ki ve susuyorum.
     2 yıl... 7 ay... 9 gün... Birkaç saat eksik ya da fazla. Sonuçta sen gittin. Eğer gitmeseydin bu akşam toplanıp seni izlerdik. Sen mumları üflerdin. Bir yandan da söylenirdin gerçi. Ama mumları üfleyebilirdin. Yanımızda olurdun... Gitmemiş olurdun... Eğer gitmemiş olsaydın bugün 62 yaşında olacaktın. Daha çok gençsin diyecektim ben sana. Gençtin çünkü. Benim için her zaman erkendi. Gitmeseydin eğer bugün ağlamak zorunda kalmazdım... Kahkahalarla gülerdim, boynuna sarılırdım... Eğer gitmeseydin... İyi ki doğdun baba... Sensiz içtiğim kahvenin, okuduğum kitapların bile tadı yok, onlar bile eksik.
     İyi ki doğdun baba... Beni ben yaptığın için teşekkürler... Seni seviyorum...

20 Ocak 2014 Pazartesi

Kış Okuma Şenliği 2013 #Listenin son hali




     Bildiğiniz gibi "Kış Okuma Şenliği"nde son bir buçuk ayın içerisine girdik. Henüz listemdeki kitapları bitirememiş olsam da, hazır tatilin başlamasıyla birlikte, kısa sürede tüm kitapları okuyacağımdan eminim. Daha öncesinde tam bir listem yoktu. Eh ben de bir tam liste yayınlayayım artık dedim. Bu listemde önceki listede eksik olanlar eklendi, bir de bazı kitaplar, içime sinmedikleri için, değişti. Lafı fazla uzatmıyorum ve listemi sizlerle paylaşıyorum.






1. Altın Kitaplar Yayınevi'nden çıkan bir kitap okuyanlara (10 puan) / Agatha Christie / 16.50 Treni
2. Kütüphaneden ödünç alınan ya da sahaflardan alınmış bir kitap okuyanlara (10 puan) / Agatha Christie / Sonunda Ölüm Geldi

3. Kitap isminde bir adı olan kitap okuyanlara (10 puan) / Henri Charriere / Kelebek

4. 600 sayfadan uzun bir kitap okuyanlara (15 puan) / Stephen King / Kubbenin Altında

5. Nobel Edebiyat ödülünü kazanmış bir yazarın kitabını okuyanlara (15 puan) / Jean-Paul Sartre / Bulantı
6. Türk Edebiyatında klasik olarak kabul edilen bir kitap okuyanlara (15 puan) / Halikarnas Balıkçısı / Turgut Reis

7.  Hiç okumadığınız bir ülke edebiyatından kitap okuyanlara (15 puan) / Sofi Oksanen / Stalin'in İnekleri ( Fin Edebiyatı)

8. Sinemaya uyarlanmış bir kitabı okuyup, filmini izleyenlere (20 puan) / Cassandra Clare / Kemikler Şehri

9.  Adında kış mevsimine ilişkin bir sözcük olan ya da konusunda kış teması olan bir kitap okuyanlara (20 puan) / Kristin Hannah / Kış Bahçesi

10. Yasaklanmış bir kitap okuyanlara (25 puan) / Gustave Flaubert / Madam Bovary ( 1856 tarihli roman Fransız halkının ahlaki değerlerine saldırdığı gerekçesiyle yasaklandı, yazarı yargılandı.)

11. Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK hakkında yazılmış bir kitap okuyanlara (25 puan) / Can Dündar / Sarı Zeybek

12. Yayınlanmış en az 5 kitabı olan bir yazarın ilk kitabını okuyanlara (25 puan) / Virginia Woolf / Dışa Yolculuk

13. Bir biyografi ya da otobiyografi okuyanlara (25 puan) / Mina Urgan / Virginia Woolf

14. Okuma yazmayı öğrendiğiniz yıl ilk kez basılmış bir kitap okuyanlara (30 puan) / J. K. Rowling / Harry Potter ve Sırlar Odası (1998) - ( Bu kitapla ilgili birçok yerde farklı basım tarihleri verilmiştir. Ama İngiltere'de ilk kez 1998 yılında yayınlanmıştır. Bununla ilgili sizlere iki tane de kaynak vereceğim: 



15. Bir üçleme ya da aynı seriden 3 kitap okuyanlara (40 puan) / Jennifer L. Armentrout / LUX Serisi (2., 3. ve 4. kitapları Oniks, Opal ve Köken)





18 Ocak 2014 Cumartesi

Kiera Cass - Beni Seç / The Selection Series Book #1


    Finalleri atlatmış bir final mağduru olarak geri döndüm. Uzun süredir yoktum yine, yok sınavlar yok Kocaeli - İstanbul arası her gün git gel ne bende hal kaldı yazacak ne de yazmam için gerekli olan şeyi yapamamak. Evet doğru duygunuz sevgili kitap severler. Finaller sağolsun günlerdir kitap bile okuyamıyordum. Beni Seç ise birkaç haftadır kitaplığımın bir köşesinden boynunu bükmüş bana bakıyordu. Ben de dayanamadım geçen hafta sonu, dur biraz ara ver derslere de oku şu kitabı, dedim kendi kendime. Aynı gün içerisinde de bitirdim kitabımı ama ancak bugüne kısmet oldu kitap hakkında yazmak. Neyse geç olsun güç olmasın...
   Asıl konumuza yani kitabımıza dönersek. Bayıldım ben bu kitaba, bir solukta okudum kendisini. Elit (Seriyi bilmeyenler için 2. kitap olduğunu belirtelim.)  elimde olsa onu da okurdum hemen. Özellikle Crossfire serisinden sonra iyi geldi bana bu kitap.
   Öncelikle kısaca konusundan bahsedelim: Illea adında bir ülkede geçiyor kitap. Açlık Oyunları serisinde olduğunu gibi bu toplumda da sınıflar var. Ondan farklı yanı ise burada sekiz tane ayrı sınıf var ve tabi ki Kraliyet ailesi. Her sınıfında kendine ait meslek grupları var. Esas kızımız America ise beşinci sınıfa mensup, şarkı söyleyen bir kızımız.
  Esas oğlanlarımızdan biri olan Prens Maxon'ın ise evlenme yaşı gelmiş, kendine bir eş aramaktadır. Ama bu ülkede eş seçme yöntemi biraz farklı. En azından prensimiz için. Illea ülkesinde yaşayan genç kızlarımız arasından 35 kişi (sözde) kura ile seçiliyor. Seçilen kızlarımız saraya gidiyor ve sarayda kıyasıya bir mücadele başlıyor. Sarayda kalan son kızımız prensin eşi olma onuruna erişecek.
  America ise aslında başka birine aşık olduğunu halde, bazı spoiler içeren durumlar yüzünden seçime katılıyor ve sarayın yolunu tutuyor.

   Benim yorumuma gelecek olursak: En başta da belirttiğim gibi, kitap harikaydı benim için. America'ya dur demek istedim, dur ve Aspen'den uzaklaş. O yol yol değil. Prens Maxon'umuz varken Aspen'i kim ne yapsın? Bu sözlerimle sanırım kimin tarafında olduğumu da belirtmiş oldum sanırım. "Maxon Team" tabi ki.
   En başta her ne kadar prense mesafeli olsanız da aynı America'ya olduğu gibi, onu tanıdıktan sonra bir bakmışsınız Aspen pufff. America ile Maxon arasındaki komik ve eğlenceli ilişkinin sizi cezbetmemesi mümkün değil.
   Bazı noktalarda şaşırıp kalmadım da değil hani. America'dan bazı hareketleri hiç beklemezdim. Ayıca bu kararsızlık ne? Sen Maxon'u seçmelisin America! Aspen'i düşünme bile!
   Sonuç olarak, ben her ne kadar saçmalama moduna geçip kitabı size yeterince anlatamamış bile olsam siz alıp okuyun bu kitabı sevgili kitap severler. Pişman olmayacaksınız.



6 Ocak 2014 Pazartesi

Neil Gaiman - Yolun Sonundaki Okyanus'UM


   Eğer çok geç kaldıysanız, geciktiğiniz şey her neyse, kalbinizin kırıldığını hissedersiniz. Gerçek bir kırılmadır bu, yalnız ruhunuzda değil bedeninizde de hissedersiniz. Bazılarınız sevdiğinin elini tutmak için gecikmiştir, bazıları bir şeyi yapmak için çok gecikmiştir, geri dönüşü yoktur artık. Bazıları tek gidiş bir bilet almıştır yolun sonuna, geriye dönmek imkansızdır bir daha. Bazılarınız okyanus'u keşfetmekte çok geç kalmıştır. Bazıları da benim gibi tüm bunların hepsine gecikmekle kalmamış, Neil Gaiman gibi bir yazarı da çok geç farketmiştir.
    Neyse ki diğerlerinin aksine bu geri dönüşü olmayan bir yol değil. Onun kitaplarını okuyamadığım yılları geri alamam ama önümde de uzanan kocaman bir zaman dilimi var. Belki de yok. Ama onu gerçekten anlamak istersem eğer bu kitapta olduğu gibi diğer kitaplarını da okurken harika anlar beni terslemeyecektir asla. Olduğu kadar bundan sonra.
     Dediğim gibi çok geç kaldım böyle bir yazarı okumaya başlamak için. Ama geç olması hiç olmamasından iyidir. Yolun Sonundaki Okyanus'u okurken ben de kendi okyanusumu buldum. Büyümek her ne kadar acı verici olsa da aslında asla büyümediğimi farkettim. Mutlu bir başlangıcın her zaman mutlu bir sonla bitmeyeceğini, her ne kadar harika bir yaşam düşlesemde belki de asla düşlenenin gerçekleşemeyeceğini öğrendim. Bir solukta okuyamadım ama okurken defalarca nefesimi tutmak zorunda kaldım.
      Çok şey öğrendim, çok şeyin farkına vardım ben yolun sonundaki okyanusumu ararken. Mesela gidenin asla zamanında dönmediğini belki de asla dönemeyeceğini... Dönüşsüz gidenlerin ne kadar acı verdiğini anladım. Kalbim ne kadar acısa ne kadar haykırsa da gidenleri geri getiremeyeceğimi anlamak zorunda kaldım. Anladım anlamasına da kalbimi daha fazla parçaya ayırdı bunu anlamam. Giden gitmiştir, bu durum bizi ne kadar acıtsa da elimizden bir şey gelmez bir çok defa.
     Çok şeyin farkına vardım, birçok şeyi gerçek anlamıyla gördüm. Yolun sonundaki okyanusumu gördüm görmesine ama gördüklerim görmek istediklerim değildi. Yine de inancım tam düşlerime. Şimdi hayatın duraklarından birinde oturmuş büyük bir dalga bekliyorum. Ve eminim bir gün o dalga gelip gördüklerimi yerle bir edecek. İşte o zaman ben yeniden inşa etmeye başlayacağım düşlerimi. Bu sefer gördüklerim hoşuma gidecek. Bu sefer yolun sonundaki okyanus aynen düşlediğim gibi, beni yerle bir etmek yerine parçalarımı son bir kez birleştirecek.



4 Ocak 2014 Cumartesi

Kış Okuma Şenliği #2. Ay




    Zaman kendisini durdurma fırsatı vermiyor bize. Biz de dakikalarla, saatlerle sürüklenip gidiyoruz. Tüm bu zamanlar büyüyor büyüyor artık toparlayamayacağımız bir noktaya geldiğinde varoluşunu hatırlatıyor bizlere.
    Yani demek istediğim Kış Okuma Şenliğinin 2. ayını tamamladığımız ve yine bu ayın nasıl geçtiğini anlayamamış olmam. Neler okuduğum hakkında bilgi vermem gerekirse: Bu ay birçok kitap okumuş olsam da bunlardan yalnızca birinin şenlik kapmasında olduğunu üzülerek belirtiyorum.

13. Bir biyografi ya da otobiyografi okuyanlara (25 puan) / Mina Urgan / Virginia Woolf 248 Sayfa


    Anlayacağınız bu ay yalnızca 25 puan alabildim. Olsun yine de verimli bir aydı beni için. Önümüzdeki iki hafta boyunca finallerim var yani yine pek aktif olamayacağım ama sonrasında kırk günlük bir tatile başlayacağım için şenlik kapsamındaki tüm kitapları okuyabileceğimden eminim.

     Sevgili Pinuccia 2 ayın toplamını belirtmemizi istediği için geçen ay okuduklarımı da post'a ekliyorum.

9. Kategori: Adında kış mevsimine ilişkin sözcük olan ya da kış teması olan bir kitap: Bu kategorideki kitabım Kristin Hannah'a ait olan Kış Bahçesi idi.

#Kış Bahçesi / Kristin Hannah / 512 sayfa / Pegasus Yayınları / 20 puan

15. Kategori: Bir üçleme ya da aynı seriden üç kitap okuyanlara (40 puan)

#Oniks / Jennifer L. Armentrout / 396 sayfa / DEX Yayınları
#Opal / Jennifer L. Armentrout / 420 sayfa / DEX Yayınları
#Köken / Jennifer L. Armentrout / 408 sayfa / DEX Yayınları


 2 ayın toplamında: 5 kitap / 1984 sayfa / 85 puan






   

3 Ocak 2014 Cuma

Sylvia Day - Sana Soyundum


    Bir Crossfire romanı: Sana Soyundum. Şuanda kadar yorum yapmakta en çok zorlandığım kitap bu olmalı. Düşünüyorum, bu kitabı hangi kelimelerle anlatabilirim, diye. Yanlış anlaşılmak istemem. Yorum yapmakta zorlanmam kitaba bayıldığımdan değil, ona olan tiksintimden.
    Hayatımda okuduğum en boş kitaptı açıkçası. Tabi porno okumak amacıyla kitabı almak ve okumak isteyenler için ideal bir kaynak. Ben mi abartıyorum, diye düşünüyorum ama tekrar tekrar düşünsem de kitap hakkındaki düşüncelerim değişmiyor. Bitirene kadar acı çektim resmen. Normalde olsa bırakırdım, hayatta okumazdım. Ama kendime yıllık kitap okuma hedefi koyduğum için herhangi bir kitabı yarıda bırakmak gibi bir lükse sahip değilim. Kitaba verdiğim para da boşa harcansın istemedim açıkçası.
    Bir de bu kitabın devamı var. Kesinlikle okumayı düşünmüyorum. Aklıma takılan, cevaplandırılmasını istediğim birkaç soru var ama sırf onlar içinde devam kitaplarını okumam bir mucize olur. O yüzden seriyi okuyup bitiren biri var ise söyleyin bana neler oluyor. Ana hatlarıyla lütfen.
     Kitaba belli bir yaş sınırı koyuldu mu bir bilgim yok. +18 yaş sınırı konulmuşsa bile yeterli olmaz. O derece. Kitaba puan verirken de tabi ki cömertlikten eser yoktu üzerimde. 10 üzerinden 1 verdim. O da daha düşük bir puan verme fırsatına sahip olmadığım için. Herkesin görüşüne saygım var ama belirtmeden geçemeyeceğim bu kitaba 10 üzerinden 8 - 9 puan veren de gördüm, şaşırdım doğrusu.
 Konusu okumak isteyenleri ise şöyle alalım: http://www.dr.com.tr/Kitap/Sana-Soyundum/Sylvia-Day/Edebiyat/Roman/Romantik/urunno=0000000433032

  Sonuç olarak kitabı asla tavsiye etmiyorum. Gereksiz kategorisinde en üst sıralarda yer buldu kendine. Hem de hiç zorlanmadan. Bir de yer aldığı kategoriler arasında "romantik" de var. Neresi romantik, biri açıklayabilir mi lütfen? Kitap içerisinde herhangi bir romantizme rastlayamadım. Sanırım çok üzerine gittim üzerine. :) Pek iyi şeyler de söyleyemedim hakkında. Ama söyleyemedim işte. İçimi dökmek de iyi geldi doğrusu. :)

1 Ocak 2014 Çarşamba

Mina Urgan - Virginia Woolf





   Birine "Virginia Woolf'u bana anlatabilir misin?" desem birçok kişi hakkında bir şeyler söyleyebilir eminim ki. Kimi onun iyi yönlerini görmeye çalışır ve bize düşüncelerini olduğu gibi aktarır, kimileri ise düşünmeden yargılama yolunu tercih eder. Zaten hiç kimse Virginia Woolf'un melek olduğunu iddaa edemez. Zira hayatında birçok yanlış olarak adlandırılabilecek şeyler yapmış, çoğu kimse tarafından değim yerindeyse taşlanmıştır. Ama bunu yalnızca, onu gerçekten tanımayan insanlar yapmış, gerçekten tanımaya çalışanlar ise onu tüm açıklığıyla değerlendirebilmişlerdir. Her ne kadar günümüzdeki nesil, Virginia Woolf ile yüz yüze tanışma fırsatını asla yakalayamayacak olsa da eğer onunla tanışmayı dileyen herkes bir yere kadar onu tanıyabilecektir.
    Peki onu en iyi kim ifade edebilir bizlere. Ya da yıllar önce Virginia Woolf'a "İleride sizi ve yaşadıklarınızı kim tüm gerçekliğiyle, çarptırmadan, dürüstçe ifade edebilir ve sizi en iyi kim anlabilir" diye sorsalar, eminim tanışma fırsatı olsaydı vereceği cevap ile benim ve birçoğumuz ile hemfikir olurdu. Gelip biri bana aynı soruyu sorsa, vereceğim tek yanıt: Mina Urgan.
    Mina Urgan "Virginia Woolf" adlı biyografisinde yazarımızı tüm gerçekliğiyle yansıtmıştır okuyucularına. Ne eksik ne fazla. Onu gereğinden fazla yüceltmemiş ama asla hak etmediği sözlerle yargılama yolunu da seçmemiştir. Mina Urgan, Virginia Woolf'u ayna gibi yansıtmış biyografisinde. Aynaya baktığınızda ne görüyorsanız bu kitaba baktığınızda göreceğiniz şeylerden farklı değil.


Mina Urgan kitabında gerektiği yerde onu övmüş, kimi zaman ise ona şaşırdığını belirtmeden geçememiştir. İşte bu yüzdendir kitap için "ayna" deyişim. Virginia Woolf'un hak ettiği gibi onu tüm çıplaklığıyla yansıtmış. O olsa böyle isterdi. Yüceltilmek değil olduğu gibi yansıtılmak.
Kitabı okumaya başlarken bir elinize kalem aldıysanız eğer bir yere yaslanın. Bir elinizde kitap bir elinizde kalem, onlarla bütünleşmiş bir halde saatlerinizi geçireceksiniz. O kadar çok yerin altını çizmek isteyeceksiniz ki parmaklarınız sarhoş olacak.


Peki kitabın içinde neler var? Kitap toplam 18 bölümden oluşuyor. Tahmin edeceğiniz gibi Virginia Woolf'un çocukluğu ve genç yıllığı ile başlıyor ölümüne kadar süren büyük bir serüvene dahil ediliyoruz. İlk 8 bölümde onunla ilgili birçok şey öğreniyoruz, onu daha yakından yanıma fırsatına erişiyoruz. Daha sonrasından ise onun kitaplarıyla ilgili incelemelere yer veriliyor kitapta.  Virginia'nın hayatını tüm gerçekleriyle öğrenmek ne kadar keyif verici ise onun kitapları hakkında Mina Urgan'ın yapmış olduğu incelemeler de bir o kadar zevkliydi.
Virginia'nın hayatı hakkında ayrıntılara girmektense kitabı okumanızın daha elverişli olacağını belirtmeliyim. Şuanda benim buraya yazacağım yarım yamalak bilgi kırıntılarını okumaktansa bu biyografiyi okuyarak onun hayatına balıklama dalmak çok daha ilgi çekici.
Bugün yalnızca ilgimi çeken birkaç nokta üzerinde duracağım. İlk olarak Virginia Woolf'un 1910 yılında arkadaşlarıyla yapmış olduğu bir şakadan söz etmek isterim.  Hatta bu olayı kitapta yer aldığı şekliyle aktarıyorum: "İngiltere'nin en büyük ve en yeni savaş gemisi Dreadnought'ta yapılan bu şaka, ülkenin çok satan gazetelerinden Daily Mirror'un 16 Şubat 1910 tarihli baş sayfasına manşet olmuş, bütün İngiltere'yi güldürmüştü. Virginia'nın önerisi üzerine, kardeşi Adrian ve Cambridge'li üç arkadaşı, ustaca yapılmış makyaj ve giysilerle, Habeş İmparatoru ve maiyeti kılığına girmişler, resmi bir heyet olarak törenle ağırlanmışlardı Dreadnought'ta. Aralarından biri, uydurma bir dille tercüman rolünü oynamış; heyet gemide gezdirilirken, İngiliz subaylarının açıklamalarını sözde Habeş diline çevirmişti. O sırada yirmi sekiz yaşında olan Virginia'nın, adı verilmeden, bıyıklı, sakallı ve çok yakışıklı bir Habeş prensi olarak büyük bir resmi çıkmıştı gazetelerde."
Virginia Woolf'un eşcinsel olduğunu bilmeyen yoktur herhalde. Kitabı okumadan önce bu konuda bazı bilgilere sahiptim ama onun gerçekte nasıl bir aşık olduğunu öğrenmek için de ideal bir başvuru kaynağı.
Üzerinde durmak istediğim başka bir nokta ise; Mina Urgan'ın Virginia'nın romanları hakkında yazdığı incelemeler. Gerçek anlamıyla iyi birer kaynak kitabın bu bölümleri. Bu incelemeleri okuduktan sonra, Deniz Feneri, Mrs. Dalloway ya da herhangi başka bir kitabına bir daha asla aynı gözle bakmayacağınızı, bakamayacağınızı söylersem yeterince özetlemiş olurum önemini kanımca.
Ve unutmamalı ki Virginia'nın kitapları asla bir başlık altına sokulamaz. Birçok insan onun kitapları hakkında uzun şiir romunu yapmıştır. Ve yine birçok insan onun kitaplarının asla bir roman olamayacağını, bunun ötesinde bir adlandırmayı hak ettiğini savunmuşlardır. Bizce de o asla bir roman yazmamış; uzun şiirler, biyografiler yazmış ama asla bir tanıma sığmamıştır.

Virginia Woolf ve babası Sir Leslie.


Vita Sackville - West ( Virginia Woolf'un yasak aşkı)




Kızkardeşi Vanessa ile birlikte.


Eşi Leonard Woolf ile.



Son olarak kitaptan alıntıları not düşeceğim. Bunların kimileri Virginia'nın kendisine ait, kimileri ise onun hakkında söylenen sözler. Yalnızca birkaç tanesini not düşeceğim zira altını çizdiğim tüm yerleri buraya aktarmaya çalışsam günlerimi alırdı.


"Benim hoşlandığım ve ilginç bulduğum dünya, içinde aşk, ya da kalp, ya da tutku, ya da cinsellik bulunmayan, düşlere benzeyen, belli belirsiz bir dünyadır."

"Saat üçtü belki, uyandım. Ah başlıyor...İğrençlik...Dalgalar çarpıyor, keşke ölsem- bu iğrençliğe dayanamıyorum artık. Benim üstümden konuşan bir dalga bu."

"Yaşam neden bu denli trajik? Neden bir uçurumun üstündeki küçük bir kaldırım şeridine benziyor? Aşağıya bakıyorum, başım dönüyor. Sonuna dek nasıl yürüyebileceğim diye merak ediyorum... Bir tarlanın ortasına konulan bir fener gibi, ışığım karanlığa boğuluyor... Mutsuzluk her yerde; tam kapının arkasında; ya da mutsuzluktan beter olan ahmaklık."